14 Şubat 2012 Salı
Bir Çocuk İçin 14 Şubat
Aldığım güller,kalp şeklindeki yastıklar,parfümler,müzik kutuları falan filan derken kuytu köşelerde gizlenmiş bir hediye buldum 'Cam şeklinde,üzerinde bir ismin yazılı olduğu kalp'.Kalp üzerindeki isim bulanıktı benim için,zamanı düşündüm ve netleştirmeye çalıştım o isimi 'E',aklıma birden okula gitmek için kullandığım servis geldi 'L',Onu çok tatlı yapan o tavşan dişler 'Ç',kömür gözler 'İ',ve birden henüz 11 yaşımda olduğum 'N'.ELÇİN'di ismi.
Elçin ilkokulda bizim sınıfa nakil ile gelmişti.O zamanlar 5.sınıftım ve belki de aşkın ne demek olduğunu o zaman tam anlamasam da şimdi anlıyorum ki ben ona aşıktım.Aynı servise biniyorduk Elçin ile,bu benim için o kadar önemliydi ki,servisten önce ben indiğim için büyük üzüntüler duyuyordum.Keşke o benden önce inse ve onun servisten inene kadar yaşadığı bütün anları onla paylaşabilsem diye düşünüyordum.Bir anlamda ona olan aşkım serviste başlamıştı.
Kapkara gözleri ve tavşan dişleri vardı.Bu ikili o kadar uyumluydu ki benim için,derinlerde kalsa da düşününce hala yüzü gözlerimin önüne geliyor.İlk ona sevgimi itiraf ettiğim zamanı hatırlıyorum (Yine serviste).Sevgime karşılık vermemişti ama ben kararlıydım o benim sevgilimdi.Beden derslerinde hep onu keser onun katıldığı oyunlara katılırdım.
Zaman aktı ve 13 Şubat oldu.Ben 13 Şubata gelinceye kadar bütün planımı yapmıştım kafamda.Yarın sevgililer günüydü ve ben sevdiğim kıza hediye alacak onu etkileyip gönlünü kazanacaktım.Bugünü düşünüp biriktirdiğim paralar ile hediyelik eşya satan bir dükkan gittim.Elimdeki paraya göre hediye seçecektim.Birden gözüme üzerinde yazıların olduğu cam şeklinde bir kalp gördüm.Elimdeki parayla onu alabiliyordum hatta param bile artıyordu.İçeri girdim utangaç bir tavırla ve vitrindeki cam şeklinde kalbi gösterdim.Adam gülümsedi ve 'Üstüne isim yazayım mı?' dedi.Daha çok utanmıştım ve 'Yaz' dedim.Artan para üstü ile de ismini yazdırdım cam kalbin üzerine.'Seni seviyorum Elçin'
O gece heyecandan uyuyamadım.Bütün planım istediğim şekilde işliyordu.Hediyemi servisten inmeden önce verecektim ona (tepkisini görmekten korkuyordum çünkü).
14 Şubat günü okula hiç olmadığım kadar heyecan ile gittim.Zor zapt ediyordum içimdeki heyecanı,o an hemen gelmeliydi...
Sonunda bütün gün beklediğim ana yaklaşmıştık.Ders bitti ve servislere bindik.Servise bindiğim andan itibaren elim,çantamda sakladığım hediyedeydi.İnmeden hemen önce verecek ve öyle inecektim.En arkada otururdu hep.Diğer çocuklar ile o gün ona yakın oturmak için yarıştım ama yanına oturmayı başaramadım.Bir ön sırasına oturmuştum.
Ve o an geldi.Sakladığım hediyeyi hızlı bir şekilde çıkartıp Elçine verdim ve 'Bu sana aldım' dedim.Suratım kıpkırmızıydı.Benim için hikaye işte bu noktada bitti.Elçin uzattığım hediyeyi almadı.Anlamıştı sevgililer günü için olduğunu.Serviste herkes bana bakıyordu.Hediyeyi yanındaki boş koltuğu koydum ve indim.Hediyemi değil açmak almamıştı bile.Nasıl olabilirdi bu?
Daha ilk hayal kırıklıklarını yaşamaya başlamamış bir çocuk için bu kadarı fazlaydı.Gözlerim doldu,eve gidip yorganımı başımın üzerine çektim.O gece hiç kalkmadım yataktan.Daha sonra yaşadığım hayal kırıklıkları gibi bu da çok uzun sürdü benim için.O sene bitti ve ortaokula gitmek için yollarımız ayrıldı onunla.Elçine serviste başlayan aşkım yine serviste bitmişti.
O zamanlar küçük olmamın etkisi ile büyüdükçe bu olay çok derinlerde kalmıştı benim için.İşte bugün yine bir 14 Şubatta yalnızlığın verdiği sıkılma duygusu ile tekrar hatırladım bu eski anımı ve Elçin'i şu ana kadar yaşadığım 14 Şubatları en anlamlı yapan kız seçtim.İyi ki bana o hayal kırılığını yaşattın ve bu yazıyı yazmamda yardımcı oldun.
5 Şubat 2012 Pazar
Yalnızlık Tanımları
-Yalnızlık: Bir askılık bedenimizi çıkartıp astığımız ruhumuzla kaldığımız.
-Yalnızlık: Harikalar diyarı çektiğin tek nefesle.
-Yalnızlık: İnadına uyumamak.Sevdiğinin kokusuyla uyanamamak.Boş odanın soğuk havasının sinsi bir yılan gibi bulduğu battaniye boşluğundan girmesi kıçına,yüzüne vura vura uyandırması seni yalnızlığın.
-Yalnızlık: Sadece benim anladığım bana ait olan.
-Yalnızlık: Kahveydi.Şairin dediği gibi sigaraydı yalnız senin için yanan,içine çektiğinde dertlerini filtre edip dışarıya saldığın sarı dumanla rahatladığın.
17 Eylül 2011 Cumartesi
Yapmak ile Yıkmak Arasındaki Adalet Sağlayıcı: Aşk
Bundan sonraki kısmı kısa geçeceğim: Aşık oldum. Gittim. Tanıştım. Aşık oldu. Sardım. Sevdim. Sevdi. Öptü. Kırdım. Kızdı. Öptüm. Öptü. Kırdım. Kızdı. Öptüm. Öpmedi. Sardım. Sevmedi. Gitti. Gelmedi.
Yıkmak kolay olmadı. Onun içimde bir anda oluşturduğunu yıkmak kolay olmadı. Yıkamadım.. Sökemedim. Söküp atamadım. Diğer her değerin başına geldiği gibi "Yıkmak kolay, yapmak zor" da tepetaklak oldu. Bitmedi. Bitiremedim. Diğer her cepheden galibiyetle çıkan "yıkmak" müttefikim olduğu tek savaşta yenildi. Yenik düştük. Unutmadım. Unutamadım. Lanet olsun bu kadar zor olmamalıydı bu. Böyle öğrenmemiştik. Böyle öğretmemişlerdi. Lanet olsun. Ben tükendim içimdeki o tükenmedi. Lanet olsun.
11 Eylül 2011 Pazar
Aslında #2
Aslında; "Çok müşkül durumdayım. Hayatımda hiçbir kadını sikmedim. Seviyemi çok düşürdüm. Bu kadının güzelliğini savunacak çok bir şeyim olmasa bile veriyor olması onu güzel kılacaktır. Ben onun içinde en fazla bir dakika kalmayı birçok şeyden fazla isteyecek kadar bayağı bir adamım." diyendir.
8 Eylül 2011 Perşembe
'Smoke On The Water' farklı bir bakış
Gramofonunda tek bir plak vardı.Şimdiye kadar satın aldığı tek plak.Ne zaman aldığı hatırlamadığı bazı şeylere dahil.Deep Purple,Machine Head,jilet,ayna,jilet,ayna,jilet,ayna ve kolonya...
Bir kova getirdi banyosundan içi su dolu.Mutfaktan aldığı altı kesik şişe gibiydi hayatı.Hatırlayamadığı kesik bölüm.En az plak kadar eski koltuğuna oturdu elinde folyo ile,eskisi kadar iyi olmasa da uydurdu folyoyu kapağa ve hayatında açılan deliklerin hesabını sorarcasına delmeye başladı folyoyu.
Attı kovanın içine kenara attığı yaşamı gibi,şişeyi.Gazete kağıdına sardığı dalgasını çıkardı ve serdi masanın üstüne.Moruk!!!
İşte beklediği melodiler,beklediği an...Doldurdu kapağın içini yeşil mi yeşil dalgasıyla..Ateşledi...Smoke on the water...ve çekti...Fire in the sky
Kafası gelene kadar hayatından 5 dakika 32 saniye....
5 Eylül 2011 Pazartesi
"O"
Ve bir kez daha gece olmuştu işte. Geceleri hiç sevmezdi. Her gece olduğu gibi bu gece de yattığı gibi uyumaya çalışacaktı fakat yine her gece olduğu gibi bu gece de bunu başaramayacaktı. Başaramayacaktı çünkü… Aslında bu olayın belli bir sebebi yoktu. Sadece o böyle biriydi işte. Bu kadar basit ve net.
Sıkıntılı ve yavaş hareketlerle bilgisayarını kapattı, odasının ışığını söndürdü ve t-shirtünü çıkarttı. Ardından kendini yatağın üstüne bıraktı. Gözlerini kapayıp uyumayı denedi ama yine başaramamıştı. Demek ki bu gece de yatakta dönüp duracağız dedi kendi kendine. Hiç sevmediği bir özelliği vardı. Gece olup da yatağa uzandığı zaman, zihni otomatik olarak yaşadığı günün muhasebesini yapmaya başlıyordu. Bu onun için oldukça ağır ve yorucu bir şeydi ama hiçbir zaman önüne geçmeyi başaramadı. Gözlerini kapattığında bütün gün bir film gibi önündeydi işte.. Başrolde de kendisi. Başrolünde oynadığı filmi, sinema salonundan izlemek gibi bir şeydi bu. Ve zihni olayları değerlendirmeye başladı bile.
Anlayamadığı bir şekilde zihni, hep kötü olaylar üzerinde yoğunlaşıyordu. Halbuki gün içinde mutlu olaylar da yaşamıştı. Fakat bu zihninin umrunda değildi. Sadece yaptığı hatalar, gün içinde kırdığı insanlar, söylediği kötü sözler ilgilendiriyordu zihnini. Zihin bunları bir polisin delilleri toplama edasıyla bir araya getirdi, suçunu yüzüne okudu ve onu vicdan mahkemesine sevk etti. Her gece bu mahkemede yargılanmaya da alışmıştı. Ama bu mahkemenin bir yanını hiç sevmezdi. Burada savunma makamının söz hakkı yoktu. İddia makamı olan zihni olayları ve suçları sıraladıktan sonra vicdan değerlendirmesini yapıp, kararını verdi. Ceza ağırdı, sabaha kadar pişmanlık…
Alışık olduğu cezasını bu gece de öğrendikten sonra,yine her gece tekrarladığı olaylardan birine başladı. Dua etmek. Bu onu oldukça rahatlatıyordu. Onun her halini bilen, her dediğini işiten, her dakika onunla olan bir güç olması hoşuna gidiyordu aslında. Bu güce bir isim vermemişti. Bazıları Tanrı dedi, bazıları Allah, bazıları Yehova. Ama o, bu gücün herhangi bir isme ihtiyacı olduğunu düşünmüyordu. Sadece “O” demek bile yeterliydi kendince. Çünkü ona göre sınırlı güce sahip olanlar büyük büyük isimlere ihtiyaç duyarlardı.”O”’nun ise böyle büyük isimlere ya da saraylara ya da altın tahtlara, şana, şöhrete ihtiyacı yoktu. Zaten her şey “O”nundu. “O” varken geri kalan her şey “hiç”ti.
Dua etmeye başladı. Dua etmekteki kasıt herhangi ayet veya sure değildi, sadece içinden gelen cümleleri “O”’na söylemekti.. “O”nu vicdan mahkemesinin kararlarına itiraz edilecek en üst makam gibi görüyordu. Yine itirazını yaptı. Olan biten her şeyi “O”’na anlattı hem de tüm çıplaklığıyla. Başka kimseye karşı bu kadar rahat olamıyordu. Galiba “O”’nu seviyordu.
Ve “O” son kararı verdi. Cezası uykuya dalana kadar pişmanlık süresine indirildi ve iyi halden ötürü çabuk uykuya daldırılmasına karar verildi. İçi rahatlamıştı artık..Nede olsa “O” olayları tün gerçekliğiyle biliyordu. Artık uykuya geçebilirdi. Yavaşça vücudu gevşemeye başladı, gözleri ağırlaştı, zaman yavaşladı, sesler boğuklaştı, artık iç sesini bile net duyamıyordu ve ruhu belki bir daha asla dönmemek üzere “O”’na doğru yola çıktı…